Eski Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, görevinden ayrılırken paylaştığı belgelerle ABD’nin biyolojik araştırma ağlarına ve pandemi sürecindeki rolüne ilişkin tartışmaları yeniden alevlendirdi.
Ulusal İstihbarat Direktörlüğü (DNI) görevini bırakan Tulsi Gabbard tarafından kamuoyuna sunulan yeni belgeler, Washington’ın biyolojik faaliyetlerine yönelik soru işaretlerini artırdı. Söz konusu dosyalar, uzun süredir gündemde olan ancak resmi ağızlarca reddedilen bazı iddiaları tartışmanın merkezine taşıyor. Gabbard, özellikle COVID-19 pandemisi ve ABD tarafından fonlanan laboratuvar çalışmaları hakkında ciddi iddialarda bulundu.
İfşa edilen belgelerde, Dr. Anthony Fauci’nin direktörlüğünü yürüttüğü dönemde, NIAID üzerinden Çin’deki Wuhan Viroloji Enstitüsü’ne sağlanan fonların, virüslerin bulaşıcılığını artıran "işlev kazandırma" (Gain-of-Function) deneylerine aktarıldığı öne sürüldü. Bu iddialara göre, pandeminin kökenine dair laboratuvar sızıntısı ihtimali, o dönemde bazı istihbarat raporlarının manipüle edilmesiyle göz ardı edilmeye çalışıldı.
Yurt dışı laboratuvar ağı mercek altında
Gabbard’ın ortaya çıkardığı bir diğer önemli unsur, ABD’nin dünya genelinde, özellikle eski Sovyet coğrafyasındaki ülkelerde yürüttüğü patojen çalışmaları oldu. Pentagon bünyesindeki Savunma Tehditlerini Azaltma Ajansı (DTRA) kontrolünde olduğu belirtilen bu ağın, sıradan sağlık merkezlerinin ötesinde, tehlikeli virüsler üzerinde araştırmalar yaptığı iddia ediliyor.
Raporlarda, 30’dan fazla ülkede faaliyet gösteren 120 civarındaki tesisin, biyolojik güvenlik açısından ciddi bir risk oluşturduğu savunuluyor. Özellikle Ukrayna gibi çatışma bölgelerine yakın alanlarda bulunan laboratuvarlarda, SARS ve MERS gibi virüslerin mutasyona uğratıldığı iddiaları, uluslararası kamuoyunda güvenlik endişelerini beraberinde getiriyor.
Havana Sendromu ve istihbarat raporları
İfşaatlar arasında yer alan Havana Sendromu dosyası ise istihbaratın şeffaflığı tartışmasını başka bir boyuta taşıdı. Gabbard, Biden yönetimi döneminde hazırlanan raporların, diplomat ve istihbarat personelinde görülen nörolojik rahatsızlıklara ilişkin belirli delilleri dışladığını ve konunun tek taraflı değerlendirildiğini savundu. Bu durum, kurum içi istihbarat süreçlerinin siyasi tercihlerle şekillendirilmiş olabileceği şüphesini güçlendiriyor.
Yaşanan bu süreç, ABD’nin biyolojik savunma ve güvenlik politikalarının önümüzdeki dönemde daha fazla uluslararası denetime tabi tutulması gerektiği fikrini gündeme getiriyor. Resmi belgelerin yansıttığı bu tablo, kamuoyunda kurumlara olan güvenin yeniden sorgulanmasına neden olurken, biyolojik faaliyetlerin sınırlarını çizen küresel sözleşmelerin işlevselliği konusunda da ciddi tartışmaların önünü açmış görünüyor.