Avrupa Birliği genelinde gıda fiyatları ılımlı bir seyir izlerken, Türkiye'de yıllık artış oranı yüzde 34,55 seviyesine ulaşarak kıta ortalamasının 14 katına çıktı.
Ekonomik göstergeler, Türkiye’nin gıda fiyatları konusunda Avrupa ülkeleri ve yakın komşularıyla makasın ne kadar açıldığını gözler önüne seriyor. Euro Bölgesi'ndeki gıda enflasyonunun yaklaşık 16 katı bir orana sahip olan Türkiye, bölgedeki en yüksek artış hızlarından birine sahip. Gıda enflasyonu, hane halkı bütçelerinin en önemli kalemi olduğu için bu durum, özellikle düşük gelirli vatandaşların temel ihtiyaçlara erişimini her geçen gün daha da zorlaştırıyor.
Komşularla kıyaslandığında durum daha netleşiyor
Türkiye, kara komşuları arasında gıda enflasyonu liginde İran’ın ardından ikinci sırada yer alıyor. İran'da yıllık gıda enflasyonu yüzde 105 seviyesinde seyrederken, Türkiye'nin diğer komşularında tablo çok daha dengeli görünüyor. Ermenistan’da yüzde 9,5, Azerbaycan’da yüzde 6,8, Bulgaristan’da yüzde 5,7 ve Yunanistan’da yüzde 4,4 gibi oranlar kaydediliyor. İran dışarıda tutulduğunda, Türkiye'nin komşularındaki ortalama gıda enflasyonu yüzde 5,9 seviyesinde kalıyor; bu da Türkiye'nin komşu ortalamasının yaklaşık 6 kat daha üzerinde bir artışla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Yanlış ekonomi politikaları maliyeti tetikliyor
Gıda fiyatlarındaki bu sert yükselişi yalnızca küresel iklim şartları veya dış dünyadaki hammadde krizleriyle açıklamak mümkün görünmüyor. Uzmanlar, Türkiye’nin ayrışmasının temelinde hükümetin para politikaları, yetersiz kalan tarım teşvikleri ve hatalı piyasa yönetimi tercihlerinin yattığını belirtiyor. Türk lirasındaki değer kaybı, tarımsal üretimin temel taşları olan mazot, gübre ve tohum gibi girdi maliyetlerini sürekli yukarı çekerek enflasyonun en büyük tetikleyicisi haline geldi.
Yasada belirtilen desteğin çok gerisinde kalındı
Tarımsal üretimi korumak amacıyla yürürlükte olan 5488 sayılı Tarım Kanunu, bütçeden tarıma ayrılacak payın gayrisafi millî hasılanın en az yüzde 1'i olmasını öngörüyor. Ancak 2026 yılı için belirlenen 168 milyar liralık tarımsal destek, millî gelirin yüzde 0,27'si gibi oldukça düşük bir seviyede kalıyor. Çiftçinin maliyet yapısını gözetmeyen ve kanuni zorunlulukların bile altında kalan bu bütçeleme anlayışı, üretimdeki verimliliği baltalıyor. Tarladaki maliyet artışları, market raflarına kalıcı fiyat baskısı olarak yansımaya devam ediyor. Çözüm, geçici ithalat kararları veya market denetimleri yerine, üreticiyi merkeze alan yapısal bir tarım politikasının uygulanmasında yatıyor.