Kevin Warsh yönetimindeki ilk Fed toplantısından faiz indirimi kararı çıkmadı. Karar metninde yer alan nokta tahminleri, 2026 yılı için faiz artışına işaret ederken, kurumun bağımsızlığına yönelik siyasi baskılar küresel piyasalarda belirsizliği artırıyor.
ABD Merkez Bankası Fed, Kevin Warsh başkanlığındaki ilk sınavında piyasa beklentilerini karşılamaktan uzak kaldı. Donald Trump’ın yüksek faiz politikalarına yönelik eleştirilerine rağmen, Fed politika faizini yüzde 3,50 ile 3,75 aralığında sabit tuttu. Toplantıdan çıkan sonuç, beklenen gevşemenin aksine, enflasyon tahminlerinin yükseltilmesi ve büyüme beklentilerinin aşağı çekilmesiyle piyasalarda sıkılaşma eğilimini pekiştirdi.
Warsh’un toplantıda oy kullanmayarak ve ekonomik beklentilerini paylaşmayarak mevcut şeffaflık pratiklerine mesafeli duruş sergilemesi dikkat çekti. Bu durum, piyasa yönlendirmesi konusundaki alışılagelmiş "ileri bildirim" yöntemlerinin gelecekte terk edilebileceği spekülasyonlarına yol açtı.
Küresel ölçekte merkez bankalarının bağımsızlığı, neoliberal dönemin en temel kabullerinden biri olarak 50 yıldır dokunulmaz kabul ediliyordu. Ancak pandemi sonrası dönemde yükselen enflasyon ve buna karşı uygulanan faiz artışları, bu kurumları siyasetin hedef tahtasına yerleştirdi. Analistler, Trump gibi liderlerin bağımsızlığı sorgulama motivasyonunun kurumsal demokratikleşmeden ziyade, para politikalarını kendi sınıf çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirme çabası olduğu görüşünde birleşiyor.
Sıkılaşma rüzgarları ve piyasa etkileri
Fed’in bu kararı sonrası dolar, diğer gelişmekte olan ülke para birimleri karşısında değer kazanmaya başladı. Brezilya, Avustralya ve Güney Kore gibi ülkelerin varlıklarından çıkış hızlanırken, yüksek faiz beklentisi "carry trade" mekanizmasını da sekteye uğrattı. Benzer şekilde, faizlerle ters korelasyon gösteren altın fiyatlarında da belirgin bir gerileme kaydedildi.
Türkiye ekonomisi açısından bakıldığında, doların güçlenmesi ve küresel faizlerin yükseliş eğilimi kritik bir risk oluşturuyor. Önümüzdeki bir yıl içerisinde yenilenmesi gereken 242 milyar dolarlık dış borç yükü, Türkiye’nin maliyet baskısını artıran temel etkenler arasında yer alıyor. TCMB rezervlerinde görülen altın bazlı daralmanın da piyasadaki refah etkisini zayıflattığı belirtiliyor.
Bağımsızlığın sonu mu, yeniden tanımlanması mı?
Uzmanlar, merkez bankalarının 2008 krizi sonrası üstlendiği "büyük banka kurtarıcı" rolünün, servet dağılımındaki eşitsizliği derinleştirdiğini vurguluyor. Gelinen noktada, düşük faiz ve parasal genişleme politikalarının yarattığı balonların patlaması, merkez bankalarını tekrar zor bir tercihle karşı karşıya bırakıyor.
Bu tartışmaların merkezinde yer alan otoriterleşme eğilimi, emekçilerin veya geniş halk kitlelerinin taleplerini temsil etmekten oldukça uzak görünüyor. Aksine, piyasa mekanizmalarının ve teknik kurumların, siyasi iradenin stratejik hedefleriyle yeniden hizalanması süreci, küresel ekonomiyi daha istikrarsız bir döneme sürüklüyor. Bu durum, merkez bankacılığının uzun süredir devam eden "teknokratik bağımsızlık" döneminin sona erdiğine dair güçlü bir işaret olarak değerlendiriliyor.