Yaşamlarının son dönemini huzur içinde geçirmeyi bekleyen milyonlarca emekli, derinleşen ekonomik kriz ve barınma kriziyle birlikte yaşam mücadelesi verirken, Türk sineması bu acı gerçeğe karşı sessizliğini korumaya devam ediyor.
Türkiye’de demografik yapı hızla değişiyor. TÜİK’in 2025 verilerine göre 65 yaş ve üzeri nüfus 9,5 milyonu aşarak toplam nüfusun yüzde 11,1’ine ulaştı. Ancak bu artış, beraberinde ağır bir toplumsal yükü de getirdi. Emeklilik, artık çalışma hayatının ardından gelen güvenli bir liman olmaktan çıktı; aksine büyük çoğunluk için yoksulluğun ve aralıksız çalışmanın zorunlu kılındığı bir döneme dönüştü. Emeklilerin neredeyse yüzde 90'ı, yaşam maliyetlerini karşılayabilmek adına emeklilik sonrası da çalışmak zorunda kalarak emek piyasasının bir parçası olmaya mahkum bırakılıyor.
Yaşam Alanları Kaygı Merkezine Dönüşüyor
Emekliliğin getirdiği en ağır yüklerden biri, kuşkusuz barınma krizi. Kiracı konumundaki yaşlı nüfus, her geçen gün artan kira bedelleri karşısında evinden çıkarılma korkusuyla yüzleşiyor. Sadece bir barınma sorunu değil, aidiyet ve güvenlik duygusunun da yitimi anlamına gelen bu durum, emeklileri kronik bir kaygı sarmalına itiyor. Sağlık hizmetlerinin özelleşmesiyle birlikte artan cepten harcamalar ve bakım evlerinin hem sayısal yetersizliği hem de yüksek maliyetleri, yaşlıları en savunmasız anlarında yalnızlığa terk ediyor.
Dijitalleşen dünyada resmi kurumların sunduğu hizmetlere erişimde yaşanan "dijital okuryazarlık" engeli ise emeklilerin sosyal vatandaşlık haklarından kopmasına ve ailelere bağımlı hale gelmesine yol açıyor. Kurumsal bakım merkezlerinde ise yaşlılar, bireysel kimliklerinden ve alışkanlıklarından koparılarak, mahremiyetten uzak, izole edilmiş bir "bekleme odası" yaşantısına mahkum ediliyor.
Sinemada Yaşlılık: Gerçeklik mi Klişe mi?
Toplumsal dönüşümlerin aynası olması beklenen Türk sineması ise yaşlılık konusuna oldukça mesafeli ve klişelere hapsolmuş bir perspektifle yaklaşıyor. 1980’lerden bu yana yaşlı karakterler ya otoriter figürler, ya çilekeş anneler ya da huzurevinde unutulmuş, bakıma muhtaç "ötekiler" olarak sinemada yer buluyor. Özellikle son dönemde çekilen filmler, yaşlı bireylerin sınıfsal ve ekonomik çıkmazlarını irdelemek yerine, onları melodramatik bir yalnızlığa veya fiziksel/zihinsel yetersizliğe indirgiyor.
Yılmaz Güney'in Umut veya Şerif Gören'in Endişe filmlerinde olduğu gibi, toplumsal adaletsizliği ve ezilenin gerçekliğini devrimci bir dille işleyen "Üçüncü Sinema" geleneği, günümüz yönetmenleri tarafından büyük oranda terk edilmiş durumda. Festival odaklı üretim kaygısı, küresel sermayenin beklentileri ve dolaylı oto-sansür ortamı, sinemacıların toplumun en büyük kırılma noktalarından biri olan "emekli yoksulluğunu" görmezden gelmelerine neden oluyor. Oysa sinema sadece estetik bir dışavurum değil, aynı zamanda toplumun belleğini kaydeden politik bir hafıza mekanıdır. Bu sessizlik, sanatın toplumsal gerçeklikten kopuşunun ve karikatürize yaşlı temsillerinin yeniden üretiminin en somut göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.